Çok Eğlendim, Peki Neden Bu Kadar Yoruldum?
Akşam harika geçti.
Arkadaşlarınızla saatlerce konuştunuz, güldünüz, belki uzun zamandır görmediğiniz insanlarla buluştunuz. Eve dönerken bile keyfiniz yerinde.
Sonra kapıyı kapatıyorsunuz.
Ve bir anda sosyal piliniz %1’e düşüyor.
Mesajlara cevap vermek istemiyorsunuz. Birinin araması fikri bile yorucu geliyor. Tek istediğiniz sessiz bir oda, rahat kıyafetler ve bir süre kimseyle konuşmamak.
İşin garip tarafı şu:
Kötü vakit geçirmediniz. Tam tersine, çok eğlendiniz.
Peki keyifli bir sosyalleşme bizi neden bu kadar yorabiliyor?
Sosyalleşmek aynı anda hem iyi hissettirip hem yorabilir
İlk bakışta burada bir çelişki varmış gibi görünüyor.
Eğer arkadaşlarımızla vakit geçirmek bizi mutlu ediyorsa neden sonrasında tükenmiş hissedelim?
Aslında ikisi birbirini dışlamıyor.
Sosyal ilişkilerin iyi oluşla bağlantılı olduğunu gösteren geniş bir araştırma literatürü var. İnsanlarla birlikte olduğumuz zamanlarda daha pozitif hissetmemiz de şaşırtıcı değil.
Ama bir şeyin keyifli olması, çaba gerektirmediği anlamına gelmiyor.
Spordan sonra iyi hissedebilirsiniz ve aynı zamanda fiziksel olarak yorulabilirsiniz. Uzun zamandır beklediğiniz bir konsere gidip harika vakit geçirirken gece sonunda bitkin olabilirsiniz.
Sosyal etkileşimde de benzer bir durum yaşanıyor olabilir.
Nitekim günlük yaşam içinde insanların davranışlarını takip eden bir araştırmada ilginç bir örüntü bulundu: İnsanlar daha sosyal ve dışadönük davrandıkları anlarda kendilerini daha iyi hissedebiliyorlardı; ancak 2-3 saat sonra daha fazla yorgunluk bildiriyorlardı.
Yani sosyal akşamdan kalmalığın en ilginç tarafı belki de tam olarak bu:
“Çok eğlendim” ve “çok yoruldum” aynı anda doğru olabilir.
Çünkü sohbet ederken beyniniz sadece sohbet etmiyor
Bir arkadaş grubunun içinde oturduğunuzu düşünün.
-
Birini dinliyorsunuz.
-
Ne söyleyeceğinizi düşünüyorsunuz.
-
Başka biri konuşmaya başlıyor.
-
Önceki konuşmanın ne hakkında olduğunu kısa süreli bellekte tutuyorsunuz.
-
Bir espriyi anlamaya çalışıyorsunuz.
-
Karşınızdakinin yüz ifadesini okuyorsunuz.
-
Konuşmaya ne zaman gireceğinizi hesaplıyorsunuz.
-
Birinin sıkıldığını fark ediyorsunuz.
-
Kendi yüz ifadenizi ve ses tonunuzu ayarlıyorsunuz.
Bütün bunların çoğunu bilinçli olarak yapmıyoruz. Ama sosyal etkileşim yine de dikkat ve kısa süreli bellek gibi bilişsel süreçleri kullanıyor.
Özellikle kalabalık grup sohbetlerinde iş daha da karmaşık hale gelebiliyor. Birden fazla insanı takip etmek, konuşmalar arasında geçiş yapmak ve sosyal ipuçlarını değerlendirmek gerekiyor.
Dışarıdan baktığınızda sadece kahve içip sohbet ediyorsunuz.
Beyniniz açısından ise oldukça fazla bilgi işleniyor olabilir.
Bir de görünmez bir iş var: Kendimizi yönetmek
Sosyal ortamda yalnızca diğer insanları takip etmiyoruz.
Kendimizi de takip ediyoruz.
Nasıl göründüğümüz, nasıl konuştuğumuz ve diğer insanların bizi nasıl algıladığı tamamen önemsiz hale gelmiyor.
Psikolojide buna self-presentation, yani kişinin kendisini başkalarına nasıl sunduğunu düzenlemesi açısından bakılıyor.
Ve bu yalnızca iş görüşmelerinde veya ilk buluşmalarda gerçekleşmiyor. Yakın olduğumuz insanların yanında bile davranışlarımızı belirli ölçüde düzenleyebiliyoruz.
-
Örneğin arkadaşınız size bir hikâye anlatırken dikkatiniz dağılsa bile bunu belli etmemeye çalışabilirsiniz.
-
Canınız sıkkınken ortamın havasını bozmamak için daha neşeli davranabilirsiniz.
-
Birinin söylediği şeye katılmasanız bile vereceğiniz tepkiyi yumuşatabilirsiniz.
-
Bir esprinin fazla ileri gittiğini düşünüp söylemek üzere olduğunuz şeyi değiştirebilirsiniz.
Bunların hiçbiri tek başına devasa bir zihinsel görev değil. Ama saatler boyunca yüzlerce küçük sosyal ayarlama yaptığınızı düşünün.
Akşamın sonunda ortaya çıkan yorgunluk biraz daha anlaşılır hale geliyor.
Sadece insanlarla karşılaşmak yeterli değil
Araştırmanın en ilginç bulgularından biri burada ortaya çıkıyor.
Yorgunluk yalnızca kişinin başka insanlarla karşılaşmış olmasıyla açıklanamıyordu. Asıl ilişki kişinin ne kadar sosyal/dışadönük davrandığıyla görülüyordu.
Bu önemli bir ayrım.
Çünkü kalabalık bir kafede tek başınıza oturmakla beş kişilik bir grubun merkezinde sürekli konuşmak aynı sosyal yükü yaratmayabilir.
Dolayısıyla mesele yalnızca:
“Bugün kaç insan gördüm?”
değil.
Şu soru daha önemli olabilir:
“Bu insanların yanındayken ne kadar aktif biçimde sosyalleştim?”
Peki bu sadece içe dönüklerin problemi mi?
“Sosyal pil” denildiğinde akla hemen içe dönüklük geliyor.
Popüler anlatı genellikle şöyle:
İçe dönüklerin pili insanlarla birlikteyken boşalır, dışa dönüklerin pili dolar.
Gerçek tablo bu kadar basit görünmüyor.
Araştırmada kişilerin genel dışadönüklük özellikleri de ölçüldü. Ancak kişilik özelliği olarak dışadönüklük, birkaç saat sonraki yorgunluğu açıklamadı. Ayrıca sosyal davranış ile sonraki yorgunluk arasındaki ilişkide belirgin bireysel farklılıklar bulunmadı.
Bu nedenle mevcut sonuçlar:
“Sosyalleşmek sadece introvertleri yorar.”
dememize izin vermiyor.
Tam tersine, sosyal ve dışadönük davranışın ardından gelen geçici yorgunluk daha genel bir insan deneyimi olabilir.
Elbette insanların sosyal ortamlara toleransı, tercihleri ve toparlanma ihtiyaçları farklı olabilir. Ayrıca çalışmanın örneklemi bu tür kişilik farklılıklarını kesin biçimde çözümlemek için sınırlıydı.
Ama “sosyal yorgunluk = içe dönüklük” denklemi bilimsel açıdan fazla basit.
İlginç olan, yorgunluğun hemen gelmemesi
Araştırmanın belki de en dikkat çekici kısmı zamanlama.
İnsanlar sosyal davrandıkları anda daha yorgun değildi.
Hatta o sırada daha pozitif hissedebiliyorlardı.
Yorgunluk 2-3 saat sonra belirginleşiyordu.
Bu, neden bazen sosyal ortamdayken hiçbir sorun hissetmediğimizi ama eve döndüğümüzde bir anda çöktüğümüzü açıklayabilecek ilginç bir bulgu.
Arkadaşlarınızla masada otururken enerjiniz yüksek.
Konuşuyorsunuz, gülüyorsunuz, dikkatiniz sürekli dışarıda.
Sonra eve dönüyorsunuz.
Uyaranlar azalıyor.
Ve birkaç saatlik sosyal aktivitenin ardından yorgunluğu daha belirgin hissetmeye başlıyorsunuz.
Araştırma bunun biyolojik veya bilişsel mekanizmasını kesin olarak göstermiyor. Ancak sosyal davranış ile gecikmiş yorgunluk arasındaki ilişki, günlük hayatta birçok insanın tarif ettiği deneyimle oldukça iyi örtüşüyor.
“Sosyal pilim bitti” tamamen saçma bir metafor değil
Tabii beynimizin içinde gerçekten yüzde göstergeli bir sosyal batarya yok.
“Sosyal pil” bilimsel bir mekanizma değil, günlük hayatta kullandığımız bir metafor.
Fakat metaforun tarif ettiği deneyimin araştırılabilir bir karşılığı var.
-
Sosyalleşmek dikkat gerektiriyor.
-
Kısa süreli belleği kullanıyor.
-
Başkalarının davranışlarını takip etmeyi gerektiriyor.
-
Kendi davranışlarımızı ve duygusal ifadelerimizi belirli ölçüde düzenlememizi gerektirebiliyor.
Özellikle yoğun, uzun veya kalabalık sosyal ortamlarda bütün bunların toplamı zihinsel bir maliyet yaratabilir.
Bu nedenle çok sevdiğiniz insanlarla geçirilen harika bir akşamın sonunda:
“Artık kimse benimle konuşmasın.”
diye düşünmeniz, o insanlardan hoşlanmadığınız anlamına gelmek zorunda değil.
Belki de sadece birkaç saattir beyniniz oldukça yoğun bir sosyal mesai yapıyordu.
Ve şimdi sessizlik istiyor.
Mutlu olmakla yorulmak birbirinin zıttı değil
Sosyal yorgunluk hakkında belki de akılda tutulması gereken en önemli nokta bu.
Bir buluşmadan sonra yalnız kalmak istemeniz, buluşmanın kötü geçtiğini göstermez.
Arkadaşlarınızı çok sevip yine de eve geldiğinizde sessizliğe ihtiyaç duyabilirsiniz.
Bir partide çok eğlenip ertesi birkaç saat boyunca sosyal kapasitenizin tükendiğini hissedebilirsiniz.
Çünkü iyi hissetmek ve yorulmak aynı eksenin iki ucu değil.
Bazen sosyal bir akşam bize psikolojik olarak çok şey verirken aynı zamanda zihinsel olarak bizden bir miktar çaba isteyebilir.
Yani eve dönüp telefonu sessize aldığınızda kendinize şu soruyu sormanız gerekmeyebilir:
“Madem bu insanları seviyorum, neden şimdi kimseyi görmek istemiyorum?”
Cevap düşündüğünüzden daha basit olabilir:
Çünkü eğlenmek de yorabilir.
